NEFİS

Hz. Peygamber (sav) Veda Hutbesi'ni verdiğinde, henüz on yedisinde genç bir sahâbî olan Fedâle b. Ubeyd, bu konuşmaya tanık olmuş ve ondan şu kesiti bizlere aktarmıştır: “Dikkat edin, size mümini tanıtıyorum; o, insanların can ve mal hususunda güvendiği kişidir. Müslüman; elinden ve dilinden insanlara zarar gelmeyendir. Mücahid, Allah'a itaat yolunda nefsiyle mücadele eden; muhacir ise hata ve günahları terk eden kişidir.” 1

Allah Resûlü'nün (sav) bu konuşmasını yaptığı esnada Müslüman coğrafyası Mekke ve Medine'nin dışına çoktan taşmış, böylece Müslümanlar dünya nimetleriyle tanışmaya başlamıştı. Bu durumun farkında olan Peygamberimiz (sav) son konuşmasında, Müslümanların bu maddî kazanımları neticesinde içine düşebilecekleri tehlikeye işaret etmişti. Bu tehlike, nefsin arzu ve ihtiraslarından, tamahkârlığından başka bir şey değildi. O hâlde mümin için esas cihad, mücadele yeni başlamıştı.

Veda Hutbesi'nde, mücahidi, “Allah'a itaat yolunda nefsiyle mücadele eden kişi” olarak tanımlayan Nebî (sav) “kişinin kendi istek ve arzularıyla mücadele etmesi” anlamını öne çıkararak cihada farklı bir boyut katmıştır. Hadiste ifade edildiği gibi nefsin arzularıyla mücadelenin “Allah'a itaat yolunda” olması önemlidir. Nitekim Allah Resûlü (sav) başka bir hadisinde, sahâbîlerin zihninde “düşmanla çarpışıp öldürülmeyi” çağrıştıran “Allah yolunda (fî sebîlillâh)” olmayı daha geniş bir alana yaymış, kişinin anne-babası ve çoluk çocuğu için koşturmasının, ayrıca haramlardan sakındırma uğruna nefsiyle yaptığı mücadelenin de bir nevi “Allah yolunda cihad” kapsamında olduğunu belirtmişti.2

Şu hâlde öncelikle “Nefis nedir?” sorusunu cevaplamak gerekmektedir. Arap dilinde, ruh, hayat, nefes, varlık (bir şeyin kendisi, hakikati), zât, insan, can, candan kinaye olarak akıcı hâldeki kan gibi anlamların yanı sıra, hevâ ve heves, bedenden kaynaklanan süflî arzular gibi anlamlara gelen3 nefis, Kur'an ve hadislerde de ruh,4 Allah'ın zâtı,5 insanın kendisi, kişi,6 kalp veya gönül7 din kardeşi8gibi anlamlara gelmektedir. Bunların dışında nefis, insanın içindeki kötü duyguların, meşru olmayan isteklerin9 kaynağı karşılığında da kullanılmıştır ki, İslâm geleneğinde daha çok bu olumsuz şekliyle ön plana çıkmıştır. Hem Kur'an'da hem de hadislerde nefsin bu yönünü öne çıkaran ifadelere rastlamak mümkündür.

Kur'an'ın beyanına göre nefis, şeytanın vesveselerine kapılarak onunla iş birliğine girer, fakat şeytan, nefsine uyarak hareket edenleri hesap gününde yüz üstü bırakır.10 Nefis, sadece şeytanın fısıltılarına kanmakla kalmaz, ayrıca kendi de insana birtakım kötülükleri yapması yönünde vesvese verir: “Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz.” 11 “Nefisler kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır.” 12 diyen Kur'an, nefsin süflî duyguların kaynağı olduğunu ve bunun, insanın yaratılışında yani fıtratında bulunduğunu ifade etmektedir. Nitekim Mısır Azizi'nin hanımı, Hz. Yusuf'un gönlünü çelmek üzere onu davet ettiğinde, Hz. Yusuf kendisi de bir an onu arzulamış ama derhâl Allah'a sığınmıştı. O, bunu yaparken, bir taraftan Yüce Allah'ın ikazını, diğer taraftan da efendisinin iyiliklerini hatırlamıştı.13 Hz. Yusuf, “Yine de ben bütünüyle nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü Rabbimin merhamet ettikleri hariç insan nefsi/benliği kötülüğe sürüklemeye yatkındır.”14 derken, insan nefsinde var olan bu eğilime işaret etmekteydi.

Bu hakikate paralel olarak kitap ehlinden birçoğunun, hak kendilerine açık bir biçimde belirmesine rağmen inkârda ısrar etmeleri ve inananları küfre kaydırmaya çalışmaları nefislerindeki kıskançlık sebebiyledir.15 Hz. Âdem'in oğlunu (Kâbil'i), kardeşini (Hâbil'i) öldürmeye sürükleyen yine nefsi olmuştur.16 Yakub peygamberin (as) oğulları, nefislerine aldanmaları neticesinde kardeşleri Yusuf'u kuyuya attıktan sonra gömleğine sahte bir kan bulaştırıp onu babalarına getirmişlerdir.17 Ne Hz. Âdem'in oğlu, ne de Hz. Yakub'un oğulları nefislerinin tahakkümünden kurtulabilmiştir. Ancak Allah'ın samimi kullarından biri olan Hz. Yusuf, Rabbinden aldığı bir ilham veya uyarı neticesinde18kendisini ayartmak isteyen kadına yüz vermemiş, nefsine yenik düşmemiştir. Peygamberimizin (sav) bir hadisinde de buyurduğu gibi, nefis elbette karşı cinsle birleşmeyi temenni eder, ona iştiyak duyar. Cinsellik organı ise, nefsin bu isteğini ya yerine getirir, ya da reddeder.19 Yusuf kıssasında da işaret edildiği gibi, peygamberler dâhil hiç kimse nefiste uyanan arzu ve isteklerden korunmuş değildir. Nefsinin meşru olmayan isteklerden berî olduğunu iddia eden kimse, insan fıtratını inkâr etmiş sayılır. Ancak Resûl-i Ekrem'in hadislerinde de ifade ettiği gibi, insan, pratiğe aksetmedikçe nefsinden geçirdiği kötü düşünce ve vesveselerden sorumlu değildir.20 Nefsanî arzuların hayat bulup bulmaması, her insanın otokontrol gücüne göre değişir. İnsan özgür iradesiyle kendi lehine veya aleyhine karar verecek ve bu kararından da kendisi sorumlu tutulacaktır. Dolayısıyla erdem, gayri meşru, süflî arzulara sahip olmamak değil, bu tür duygular nefiste uyandığı zaman onları dizginleyebilmektir. Bunun yolu da daha çok kimi mistik öğretilerin etkisinde kalan ve yer yer geleneğimizde de izlerine rastladığımız nefse ızdırap çektirmek suretiyle onu köreltmeyi esas alan yaklaşımla hareket etmek değildir. Bu, Müslümanlığın özüyle bağdaşmayan bir algıdır. Dinimizde nefsi kötülemek ve ezmek değil, tezkiye etmek ve arındırmak esastır. Nitekim Yüce Allah “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” 21 buyurmaktadır. Nefsi tezkiye etmek de en basit ifadeyle çirkin huy ve davranışları terk edip, güzel huylara sahip olmaya çalışmaktır. Bunu başarabilmenin yolu nefsi sık sık hesaba çekmektir. Nitekim büyük sahâbî Hz. Ömer şöyle demiştir: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, büyük hesap günü için kendinizi hazırlayın! Çünkü kıyamet gününde hesap, ancak dünyada iken kendisini hesaba çekenler için kolay olacaktır.” 22 Allah yolunda cihadın esası da işbu nefsi hesaba çekmektir.

Şu hâlde daha çok “insanın kendisi” anlamına gelen nefsin potansiyel tehlike veya düşman şeklinde düşünülmesi yanlıştır. Nefis, iyiliği ve kötülüğü, fazileti ve rezaleti aynı anda barındıran bir alandır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, nefis, insandan ayrı, farklı bir varlık da değildir. “Nefisle mücadele” mefhumu nefsin farklı bir varlık kategorisi olarak algılanmasına yol açmış olabilir. Ancak bu mücadele insanın kendisiyle, hırslarıyla, bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzularıyla imtihanından başka bir şey değildir. Resûl-i Ekrem akıllı olmanın bir işareti olarak sunduğu bu mücadelenin nasıl yapılacağını şu hadisiyle bizlere öğretmiştir:“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Zavallı (ahmak) kişi ise nefsinin arzu ve isteklerine uyan (ve buna rağmen hâlâ) Allah'tan (iyilik) temenni edendir.”23 “Şeytan, sizi Allah'la (O'nun affına güvendirerek) aldatmasın.” 24 âyetinde de ifade edildiği gibi şeytan “Nasıl olsa Allah affedicidir.” düşüncesini insana sürekli telkin etmek suretiyle nefse kolay bir şekilde nüfuz edebilmektedir. Peygamber Efendimiz (sav) âdeta nefsanî arzularının esiri hâline gelen bu durumdaki insanları zavallı ve ahmak olarak nitelemektedir.

Nefis ya şeytandan ya da melekten aldığı ilhamla hareket eder. Şeytan, insana, yaşadığı anın tadını çıkarması yönünde cazip görünen telkinlerde bulunurken, melek yapacağı davranışın neticesini düşünmesini ilham eder. Basiretsiz davrananlar akıllarını kullanamaz ve yaptıklarının neticesini düşünemezler. Onlar için yaşadıkları geçici lezzetler önemlidir. Basiret sahibi olanlar ise, akıllıca davranıp neticeye yoğunlaşırlar. Böyle durumlarda insan iradesi çok zorlu bir imtihandan geçer. Hz. Peygamber'in (sav) “Cehennem, (nefsin hoşuna giden) şehvetlerle; cennet ise (nefsin hoşlanmadığı) zorluklarla kuşatılmıştır.” 25 hadisinde de belirttiği gibi, insana ateşin yolunu açan, onu kolaylaştıran ve cazip hâle getiren, bir taraftan da cennetin yolunu zorlaştıran istek ve arzularla mücadele etmek kolay değildir. Hatta Allah'ın rahmeti olmasa bu cihaddan başarıyla çıkmak mümkün değildir. Bu yüzden Allah Resûlü'nün bazı dualarında nefsinin kötülüklerine karşı Allah'a sığındığını görüyoruz. O (sav) ashâbına, sabah, akşam ve yatarken şu duayı yapmalarını öğütlemiştir: “Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, gizliyi ve aşikârı bilen Allah'ım! Sen her şeyin sahibisin. Senden başka ilâh olmadığına melekler de şahitlik ederler. Biz nefislerimizin ve (Allah'ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olan şeytanın şerrinden, onun bizi şirke düşürmesinden, kendimize ve herhangi bir Müslüman'a kötülük yapmaktan sana sığınırız.” 26 Elbette Allah (cc), gönülden kendisine bağlı olan, O'nu sık sık anıp hayatlarının merkezine yerleştiren kullarına merhamet edecektir. Rablerini unutup, O'nunla bağlarını koparanlar ise, nefislerinin istek ve arzularına boyun eğerler. “Allah'ı unutan ve bu nedenle Allah'ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın!” 27 ilâhî uyarısında da işaret edildiği üzere, Allah'ı unutan, gerçekte kendisini unut(tur)muş olmaktadır. Kültürümüze yaygın bir deyiş olarak yerleşmiş bulunan “Kendini bilen/tanıyan Rabbini bilir/tanır.” ifadesi bu âyetten esinlenmiş olmalıdır. Zira insan, özünde Yaratıcı'nın ruhundan bir esintidir. Öyleyse kul, Rahmân'ın merhametine nail olmak istiyorsa, onunla ilgi ve alâkasını kesmemelidir. Bu bakımdan Müslüman'ın başta günde beş vakit kıldığı namaz olmak üzere sık sık yapacağı zikir ve duaların nefsi arındırmada çok önemli bir işlev göreceği izahtan varestedir.

Her ne kadar geleneğimizde olumsuz bir çağrışıma sahip olmuş olsa da nefis, yaratılıştan kendisine ilka' ve ilham edilen takva28 sebebiyle iyi ve güzel duyguların da kaynağıdır. Dolayısıyla nefsi tahkir etmek, onu küçük düşürmek doğru değildir. Nitekim Nebî (sav) bir hadisinde “Sakın biriniz 'Nefsim habis oldu (kirlendi).' demesin. Ancak 'Nefsim, içim daraldı.' desin!” 29 buyurarak, “habis” gibi kötü bir kelimenin nefsi anlatırken kullanılmasını istememiş, başkalarının hakareti bir yana Müslüman bir kimsenin bizzat kendisi için saygınlığını zedeleyecek, izzetinefsine dokunacak ifadeler kullanmamasını öğütlemiştir.

Öte yandan Allah Resûlü (sav) müminin nefsine eziyet etmesini de hoş karşılamamıştır. Bir defasındaResûl-i Ekrem'in (sav), “Mümin kişiye nefsini küçük düşürmesi yaraşmaz.” demesi üzerine ashâb, “Kişinin nefsini küçük düşürmesi nasıl olur?” diye sormuş, O da, “Gücünün yetmediği işlere kalkıştığı için birçok belaya duçar olur.” karşılığını vermiştir. 30 Yine “Nefsinizin üzerinizde hakkı vardır.” 31 ifadesi, Rahmet Peygamberi'nin bu husustaki yaklaşımını özetleyen önemli bir hadistir.

Anlaşıldığı üzere, Kur'an'da ve hadislerde kötülenen şey, bizzat nefis değil, onun meşru daire dışında kalan istekleridir. Kınanan şey, nefsin “hevâ” olarak nitelendirilen ve ilâhî bir dayanağı olmayan gayri meşru istekleridir. Mamafih Allah Teâlâ, “Allah'tan bir delil, işaret olmaksızın sadece kendi hevâsı peşinde koşan kimselerden daha şaşkın kim olabilir!” demektedir.32 Bu yüzden O (cc), Peygamberini ve inananları, doğru yoldan sapmış olan ve saptıranlar33 ile kendisine ortak koşanların34 hevâlarına uymaktan sakındırmıştır. Yine Rabbimiz, Dâvûd peygambere insanlar arasında hak ile hüküm vermesini emrederken hevâya tâbi olmaması uyarısında bulunmakta,35 öte yandan nefisini hevâdan sakındıran, yani onu çirkin istek ve arzulara boyun eğmekten alıkoyanlar için ise, cennetin yegâne barınak olduğu müjdesini vermektedir.36 Kur'an şöyle buyurmaktadır: “Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 37

Geçmişte olduğu gibi günümüz toplumlarında da sık sık rastladığımız ahlâkî yozlaşmaların temelinde, insanın iradesini basiretsizce kullanarak nefsine boyun eğmesi, âdeta onun sınırsız arzularının esiri durumuna düşmesi yatmaktadır. Bugün hapishanelerin dolup taşması, intihar vakaları ve aile içi huzursuzlukların yanında toplumu sarsan daha birçok olumsuzluğun, bireyin bir anda, düşünmeden, kontrolsüzce yaptığı bir davranıştan, nefsinin gayri meşru, geçici bir isteğine boyun eğmesinden kaynaklandığı unutulmamalıdır. Şu da bir gerçektir ki, dinî ve ahlâkî kaygıların bireysel ve toplumsal yaşamdan tecrid edilmeye çalışılması, nefsi ayartan unsurların her geçen gün artması, modern zamanların insanı için nefisle mücadeleyi daha da zorlaştırmıştır. Bu da insanın, aileden başlamak suretiyle ciddi bir nefis ve irade eğitimi alması gerektiğini göstermektedir.

Bu süreçte müminin akıllı ve basiretli davranması, çevreden gelecek olumsuz telkinlere karşı nefisini kontrol altına alabilmesinde son derece önemlidir. Ancak yeterli değildir. Bu noktada mümin, Rabbiyle olan bağlarını sağlam tutmaya çalışmalı ve O'nun yardımı ve merhameti olmadan nefsini kontrol altına alamayacağını unutmamalıdır. Bu bakımdan Zeyd b. Erkam vasıtasıyla Peygamber Efendimizden (sav) öğrendiğimiz şu dua dilimizden düşmemelidir:

“Allah'ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, bunaklıktan, kabir azabından sana sığınırım. Allah'ım! Nefsime, senden sakınma şuurunu (takvasını) ver ve nefsimi arındır. Onu en iyi arındıracak olan sensin. Onun koruyucusu da onun efendisi de sensin. Allah'ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım. ”38

Yorum Gönder

Okuduğunuz ve izlediğiniz için Teşekkürler
Yazıyı ve videoyu beğendiniz mi
Değerli kardeşim yorum yaparak bize destek olabilirsiniz
Ya da paylaşarak destek olabilirsiniz
Dua ederiz dua bekleriz
Selam ile dua
Allah'a emanet olun
Yorum yaparken kurallarla uyunuz

Daha yeni Daha eski

Anında haberdar olmak için selamet cevap mobil uygulamasını indir

Anında haberdar olmak için selamet cevap mobil uygulamasını indir
İndirdin mi cansın güzel kardeşim